Arjantin Görünüyor Karadeniz’in Doğu Kıyısında

İğneada yolunun her iki yanında uçsuz bucaksız uzanan kırmızı yapraklı ağaçlar sonra… Biraz kımıldasa Karadeniz’e düşecek gibi duran İğneada Deniz Feneri gene sonra… Geceleri bütün Karadeniz ışıyor bu fener sayesinde en sonra… Bulgaristan’a hoş geliyoruz daha sınırı bile aşmamışken bunlardan önce; Bulgaristan’a pasaportsuz giriyoruz kendi ülkemizdeyken, tam da olması gerektiği gibi! Ama bahsetmeyelim şimdi, olması gerekenlerden; çünkü… Çünkü hiçbir şey olması gerektiği gibi olmuyor gerçek hayatta! Halbuki ne olacak Bulgaristan’a pasaportsuz girsek Bulgaristan sınırından? En kötü Romanya’ya geçeriz oradan da yine pasaportsuz. Ve böyle böyle gideriz dünyanın kuzeydeki en ucuna… Romanya mı? Hı evet dağılmadı henüz, belli ki sadece Romanlar yaşıyor orada. Çek-o-slovak-ya gibi değil. İğneada Deniz Feneri’ne dönersek geri Romanya üzerinden pasaportsuz, yeterince saçmalamış olur muyuz bilmiyorum ama Romanya’nın hemen dibindeki Grönland’a yürüsek daha saçma olur sanki, Grönland Romanya’nın dibinde değilse… Değil tabi, Grönland Çin’in güneydoğusunda, iyice saçmaladık! Hayır, ille de köprü yapacaklarsa, İspanya’nın en batı ucundan-Portekiz de olur evet- başlayan ve Atlas Okyanusu’nu boylu boyunca geçip Kuzey Karolayna’da biten ücretsiz köprü yapsalar ya! Ücretsiz, hem de pasaportsuz yani! İstanbul Boğazı’na köprü yapılabileceği kanıtlandı ki zaten iki kere, Süveyş Kanalı’nın açılabileceği de bilinmekte artık, ikinciye ne gerek var. Afrika Kıtası’nı doğu-batı güzergahından ikiye yarsan mesela bir nevi Musa olup ve deniz iklimini yaygınlaştırsan, Afrika kuraklığını bitirebilirsin hiç değilse… Var olan şeyi niye yapıp duruyorsun ikişer üçer… Alt Amerika’yla Üst Amerika’yı birbirinden koparıp attın mesela Panama Kanalı inşa ederek… En sevdiğim kanal bu arada, adı çok güzel. Afrika’yı da dörde bölebilirsin bence istersen, toplam iki kanal inşa ederek… De, niye yaşanmış bir şeyi tekrar tekrar yaşıyor ve yaşatıyorsun kendine, her nerede yaşıyor ve yaşatıyorsan! Evet, İğneada Deniz Feneri’nden girdik Ali Kırca’dan çıktık… Ali Kırca’ya girip çıkma fikri iğrenç geldi yalnız bana, ben istemem esasen bunu ama sana da karışmam yani. Kendini tekrar eden bir evrende işte… Ne yapacaktı insan ırkı? O da kendini tekrar edip duracaktı mecbur gene ve gene ve bak işte gene! En çok da neyi özlüyorum biliyor musun? Münzevi hayatımı en çok özliyorum. Klavyede çapraz duruyor ü ile i. Tam on sekiz yılımı almıştı bu sığınağı inşa etmek… Sığınağımı inşa edip içine kendimi doldurmak. Bir de seni alacak kadar yer vardı bu sığınakta ancak; iki münzevi bir kalabalık ederdi bence ve yetip de artardı ikimize… Kırmızı yapraklı orman yolundan yürüyoruz, sarı yapraklı ve yeşil yapraklı ağaçlar da var ormanda aynı mevsimde… Şaşırmıyoruz çünkü bu mümkün; bu kadar çok farklılığı aynı anda barındırdığı için güzel zaten İğneada Ormanı… Fener’e varıyoruz. Bekçiden izin alıyoruz yukarı çıkmak için. Ben önden çıkıyorum, sen hemen arkamdasın. Bu bir ritüel, hep böyle olmalı. Fener’in tepesindeyiz, İğneada Deniz Feneri’nin. Arjantin görünüyor Karadeniz’in doğu kıyısında. Elini veriyorsun elime. Alıyorum. Bakıyorum sana son kez. Sen de bana bakıyorsun, o da son kez. Ufuktaki Arjantin’e odaklıyoruz bakışlarımızı daha sonra… Ve atlıyoruz en sonra… Atlıyoruz Karadeniz’e. Bir sabah vakti yapıyoruz bunu… Çünkü biz en çok sabahları saçmalıyoruz… Bunu seviyoruz.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s